Hayatımda gördüğüm en garip yaşama sahibim.

 

Bas Gitar Üzerine Genellemeler

Şimdi efendiler ben müzisyen değilim fakat iyi bir müzik dinleyicisi olduğumu umuyorum. yani en azından sevdiğim bir müzisyenin yada grubun, sadece piyasa olmuş şarkılarını değil, tüm albümlerini dinler ve müzikal formüllerini çözmeye çalışırım.

bu saçma giriş yazısından sonra asıl konuya gelelim:

klasik rock-metal hayranı biri olarak, bu enstrüman hakkında bir takım tespitlerde bulunmak isterim; 

herhangi grup dahilindeki bas gitarist şayet baskın bir karaktere sahip ise, işte o zaman stüdyo kayıtlarında ve/veya konserlerde, bu enstrümanın sesini daha yüksek duyuyoruz. şayet grup içerisinde geri planda kalmış ve etliye sütlüye karışmayan biri ise, bas gitar sesini duymak oldukça güç oluyor. 
şimdi bu tezimi size bir kaç örnek ile kanıtlamak isterim;

steve harrisiron maiden grubunun kurucusu olmasının yanında müthiş bir besteci kimliği vardır. haliyle şarkılarda bas notalarını gümbür gümbür duyuyoruz.

cliff burton: her ne kadar metallica grubunun kurulmasından iki yıl sonra dahil olmuş olsa da, müzikal zekası bir hayli yüksek olmasından mütevellit (sadece 3 adet stüdyo albüm çalışması olmasına rağmen en iyi metal bas gitaristlerinden biri olarak kabul edilir) grubun besteleme çalışmaları sırasında sözü geçen biri haline gelmiştir. metallicanın ilk üç albümünün neredeyse her şarkısında, her bir bas notasını duymak mümkündür. fakat ölümünün sonrasında grup içerisindeki işler değişmiş ve sonrasında gruba katılan jason newsted ile beraber metallica müziğinde (özellikle and justice for all albümünde) bas gitar sesi duyulmaz olmuştur.

lemmy: bilenler bilir, motörhead grubunun kurucusu, baş bestecisi ve söz yazarıdır. dolayısıyla bas gitar sesi adeta gitarın ve davulun önüne geçmektedir.

john entwistle: rock müziğin en iyi bas gitaristlerinden biri olarak kabul ediliyor. rock müzikte ilk bas solosu bu abiye aittir. ayrıca greed leeve steve harris gibi usta isimleri etkileyecek kadar enstrümanına hakim birisiydi. (bkz: ustanın ustası) her ne kadar stüdyo kayıtlarında orta halli bas sesi duysak da, konserler durum öyle değildi. konser sırasında gitarın da önüne geçen yükseklikte bas sesi duymak mümkündür.

greezer butler: bir başka usta daha. black sabbath'ın sinir sistemini oluşturan isim. bas gitarı sadece davulu takip, elektro gitara ise eşlik etme konumundan çıkartıp, kendine has stilini geliştirmişti. black sabbath albümlerinin her şarkısında olmasa da, çoğunluğunda ben buradayım diye daima kendini belli eden hoş ezgiler yaratan birisiydi. tarzıyla kendisinden sonra çıkan bir çok metal bas gitaristini derinden etkilemiştir.

Bir Ergenlik Hezeyanı

Doksanlı yılların ortaları, orta halli bir İç Anadolu kasabasında yaşıyorum o sıralar. Ergen bir bünyeyim ve o yılların modası olan kocaman James Bond çantalarla okula gidip geliyorum. Vücut yeni yeni yerli yerine oturma çabasında olduğu için çekicilikten zerre nasiplenememişim. Sivilcelerim suratımda adeta bağımsızlıklarını ilan etmişler. Sınıfın sessiz ve sakin çocuğuyum. Yalnız gezmeyi, teneffüslerde ise tek başıma bir köşeye çömelip tost yemeyi tercih ediyorum. Yani bir gün ölsem kimse okula gelmediğimi anlayamayacak uzunca bir süre. Öldüğüm en az üç ay sonra anlaşılacak. Kendimi bulduğum birkaç aktivite müzik dinlemek, kaset arşivi yapmak, yazı yazmak ve futbol oynamak. Arkadaşlarımın aklına geldiğim tek zaman futbol oynanacak zamanlar. Çünkü babam gümrükte çalıştığı için rengârenk ve bir sürü topu olan tek çocuğum o sıralar. Kafam da yaşıtlarımdan biraz büyükçe olduğu için lâkabım “koca kafa”. Yalnız, sağ olsunlar bunu sadece erkek erkeğe muhabbetler esnasında dile getiriyor arkadaşlarım. Kız tayfasının bu lâkaptan haberi yok. İyi de futbol oynuyorum. Maç başına üç golden aşağı atmıyorum. Sonra da eve gelip annemin yaptığı tarhana çorbasından içiyorum. Günlerim böyle geçip gidiyor. Hayatımda ne aşk, ne bir karşı cins, ne başka bir şey var. Zaten okulun en güzel kızlarını da kasabanın doktorunun oğlu ve eczacısının oğlu kapıyor. Küçücük kasabada boşuna çaba harcamanın alemi yok.

Okul yine yaz tatiline girdi bir gün.Tüm silikliğimle geçiriyorum tatilimi her zaman ki gibi. Yüzümü görebilene aşk olsun. Küçücük odama tıkıldım ve müzik dinleyip, bol bol yazı yazmaya çalışıyorum. Yaz tatillerinde buralı olan ve başka şehirlerde çalışanlar tatile gelir. Onların kızları olur ve hepsi de güzeldir. Kasabanın en popüler çocuğu olan doktorun oğluna bile bakmazlar. Tatillerini yapar ve giderler. Bir gün bu ailelerden biri bize misafirliğe geldi. Benden üç yaş büyük bir de kızları var. Sarışın, beyaz tenli, kıpkırmızı yanaklı, rüya gibi bir kız. Bize geldikleri bir gün kız çok sıkılmış, sanırım. Annem de “Bak benim oğlum var, onunla oturup müzik dinleyebilirsin” diyerek odama getirdi. Ben tüm kalaslığım ile “hoş geldin” bile demedim. Kız uzunca bir sessizlikten sonra “Kasetlerine bakabilir miyim?” diye atağa kalktı. “Evet!” dedim ve yazımı yazmayı sürdürdüm. Kız, kasetlerime baktıkça “Hımmmm, Hömmm, Hımmmm” gibi tuhaf sesler çıkarmaya başladı. Sonra muhabbete girdi: “Bu grupları nereden duydun ki bu kasabada? Bunları şehirde bile on arkadaşıma sorsam ikisi ya bilir ya bilmez!. Kesmeşeker, Mavi Sakal, Bulutsuzluk Özlemi, Kramp, Pentagram ne ararsan var valla, takdir ettim!”. 

Başımı yazı yazdığım kâğıttan kaldırmadan cevap verdim: “Biz hep burada değildik. İki yıldır buradayız. Babamın tayinleri yüzünden. Seneye buradan da gideceğiz. Sen takdir ediyorsun ama buradaki kızların umurunda bile değil, boş ver.”

Kız çeşitli laf açmalarla muhabbete her giriştiğinde umursamaz tavırlarımı sürdürdüm. Bu küçük kasabada, ergenliğin tam ortasında, en çirkin ve silik halimle kendime olan güvenimi iyice yitirmiştim belli ki. Kendimi bu işlerden tamamen soyutlamış ve yüzümde ki sivilceler de dahil, ergenliğimin kendiliğinden, en az hasarla geçmesini bekliyordum. Kız sonraki gün yine geldi, ve sonraki gün yine. Artık her gün geliyor ve benimle müzik, edebiyat, şiir gibi konularda muhabbete kalkışıyordu. Ben ise kendime olan tüm güvensizliğim ile “Çek bi git başımda be!” dercesine tavırlarımı sürdürüyor ve taviz vermiyordum. “Nasıl olsa bana bakmaz” diye düşündüğümden olacak, ki kendisine çekici bir karşı cins gözüyle bile bakma gereği duymuyordum. Veyahutta ergenlik dönemimi olabildiğince vukuatsız ve sakin geçirmek istiyordum. Fakat, sanırım o beni bir karşı cins gözüyle çoktan görmüştü. Hatta kafaya takmıştı, evet! Ne yaptım ne ettim hep kaçtım. Adeta “Git kendini çok sevdirmeden” tavırlarında gezinen bir Tuna Kiremitçi olmuştum. Sonunda bir gün dayanamadım ve kızla konuşmaya karar verdim.

- Ne istiyorsun benden?

- Senden hoşlandım.

- Neyimden hoşlandın be! Ergenliğinin en silik döneminde kendi kendine takılan bir çocuk. Üstelik bu berbat dönem de babasının tayini nedeniyle kimsenin adını bile bilmediği küçücük bir kasabaya denk gelmiş. Lakabı koca kafa, arkadaşları tarafından tek bilinen özelliği bir sürü futbol topu olması ve en az üç gol atabilmesi. Bence bana hiç müdahale etmemelisin ve ben bu dönemi bildiğim gibi atlatmalıyım. Ben memnunum bundan! Lütfen!

- Benim hiç senin gibi dolu dolu bir arkadaşım olmadı. İstanbul’daki erkek arkadaşlarımın içinde bile senden daha kültürlüsü yok. Buranın yerlilerine sen iç dünyanı göstermemişsin, sadece su yüzünde ki tarafını görmelerine izin vermişsin ve onlar da seni onlarla tanımış yalnızca. Ama ben senin iç dünyanı gördüm, oraya girdim ve sana hayran kaldım.

Bu sözler beni etkiledi. Aramızda bir şey olmasa bile o günden sonra kızla en azından oturup muhabbet etmeye, konuşmaya, hoş geldin demeye başladım. Kasabalının tek eğlencesi olan ve ırmak kenarına kurulu olan çay bahçesine gidip gelmeye bile başladık. Kızın yanında Notre Dame’ın kamburu gibi kaldığımın farkındaydım. Günler böyle geçip gitti. Tüm tatil boyunca iyi bir arkadaşlık yaşadık ve tatil sonu geldi. Kendileri artık İstanbul’a dönecekti ve son gece bize gelmişti. O gece tuhaf bir şeyler olacağını sezmiştim fakat bu kadar aklıma bile gelmezdi. Kız muhabbet esnasında aniden dudaklarıma doğru atılmış ve beni öpmeye başlamıştı. Bu ilk deneyimimdi. Dudaklarımı balık gibi ileri uzatmaktan başka bir şey yapamamıştım ve kız bu halimi sevimli bulup gülmekten neredeyse beni öpemeyecek duruma gelmişti. Uzunca bir süre öpüştük. Aklım başımdan gitmişti ve ilk tecrübe olmasının sebebiyle olsa gerek bırakmak istemedim. Kız, artık yeter dercesine geri çekildi ve konuşmaya başladı:

"Cihan, bana söz ver. Artık kendine güvenli bir erkek olacaksın. Kendinde ki yeteneğin ve birikimin farkına varıp ona göre dolaşacaksın bu kasabada! Sen bu insanların bildiğinden daha fazlasını barındırıyorsun içinde ve bunun nimetlerinden faydalan lütfen. Çirkin de değilsin, çok çekicisin. Çok güzel dudakların var be çok marifetlisin! Söz ver, bundan sonra bambaşka bir insan olacaksın!"

Bu sözler beni adeta gaza getirmişti. Orada, ona söz verdim ve kız kalkıp gitti. Telefon numarasını aldım ve onu uğurladım. Artık kasabada bir Kazanova edasıyla dolaşıyor, erkek arkadaşlarım bana “koca kafa” diye lâkap taktıkça içimden “Hıııı. Siz öyle deyin bana. Ben kasabaya gelip gelebilecek en güzel kızla öpüştüm ulan!” diyordum. Hatta öyle bir kız ki, doktorun oğlu bile üç ay uğraşsa tavlayamaz. O günden sonra durmadan kızı aradım. Salak gibi Motorola C90 marka, takoz telefonumla ona şarkılar dinlettim, o zamanların modası olan teybimden ona karma kasetler çekip yolladım. Ama bir değişiklik vardı kızın sesinde. Hissediyordum. Ben kaset yolladıkça bir teşekkür mesajı bile yollamıyor, bir defa olsun aramıyor, ben aradıkça sıkılgan bir ses tonuyla “Hmmmm. Evet” deyip duruyordu. Çok fena gaz almıştım, kimse beni durduramıyordu. Kıza durmadan tam bir ergen gibi “Sakalım çıkmaya başlıyor, top sakal bırakacağım, Üffff ne yakışıklı olurum be!” gibi şeyler anlatıyordum. Ama o, oralı bile olmuyor, soğuk bir tonla konuşmaya devam ediyordu. Bir gün dayanamadım ve bunu sormaya karar verdim, “Neden bana karşı soğuksun!”. “Cihan, ben sadece senin güvenin yerine gelsin diye seninle öpüştüm. Hepsi bu! Lütfen abartma!”

Yıkılmamıştım. Sonuçta bana iyilik yapmıştı kızcağız! Onu anladım ve bir şey söylemeden telefonu kapattım. Artık içi gaz dolu bir erkektim ne de olsa. Kasabanın en güzel kızını öpen Cihan’dım artık. Ona muhtaç değildim! Okullar açılmadan önceki gece güzelce takım elbisemi ütülettim anneme, kravatımı özenle bağladım ve ayakkabılarımı cillop gibi boyadım. Sınıfın en uzun boylu ve narin kızı Nuriye’yi tavlayacaktım. Kendimi kasabalıya ve beni oyuncak yapan şehirli kıza kanıtlayacaktım! Artık bambaşka bir hayat beni bekliyordu ne de olsa! Okulun ilk günü geldi çattı. O gün akşama kadar pırıl pırıl takım elbisemle, tek kaşımı kaldırarak Nuriye’yi kesip durdum. Okul çıkışı yanına gidip tüm haşinliğim ile konuşacaktım. Hatta okuldan sonra sınıf maçımız vardı ve Nuriye’yi de bu maça davet edip yine üç gol atacaktım! Böylelikle kasabanın en güzel kızıyla sıfır kilometre bir aşka yelken açacaktık!

Son ders zili çaldı ve dersimiz edebiyattı! Okulda attığı sert tokatlarla ün yapmış Şahabettin Hoca sınıfa girdi. Şahabettin Hoca öyle bir tokat atardı ki, yiyen feleğini şaşırırdı. Tek eliyle yanağınızı tutar, başınızı sabitler ve diğer eliyle de çok sert bir tokat patlatır, yüzünüzü pancara çevirirdi. Dersin son dakikalarında Sedat ve Selçuk adlı iki arkadaşımın durmadan kâğıtlarla bir şeyler yazışıp, bir şey konuştuklarını fark ettim. Neredeyse ders boyunca iki yüz defa birbirlerine kâğıt fırlatmışlardı. Merak ettim ve elimle “Ne konuşuyorsunuz?” anlamına gelen işareti yaptım. Sedat kâğıda bir şey yazıp bana attı. Ve ders boyunca onları fark etmeyen Şahabettin Hoca tam kâğıt bana geldiğinde fark etti. Beni yanına çağırdı ve sesli bir biçimde okumaya başladı. Kâğıdı henüz açıp okumaya fırsatım olmadığı için ne yazdığını ben bile bilmiyordum, ben de tüm sınıf gibi Şahabbetin Hoca’dan duyacaktım kâğıtta yazılanları ve hoca okumaya başladı:

- Sedat oğlum okul çıkışı maç için top yok lan!
- Kimden bulsak ki acaba?
- Koca kafa getirsin oğlum yine. Onda bir sürü futbol topu var.

Adeta yerin dibine geçmiştim. Bu lâkabı sadece erkek arkadaşlarım bildiği için onlar güldü, kızlar ise anlam veremedi. O anda Şahabettin Hoca kâğıdın devamını okumayı kesti ve sordu: “Koca kafa kim?”

Sınıfta bir ölüm sessizliği hakimdi. Ve hoca sinirli bir tonda bağırarak soruyu tekrarladı: 
"Koca kafa kim!?"

Kaçışımın olmadığını anlamıştım ve bir Kara Murat edasıyla “Benim Hocam!” dedim. Artık kızlar da benim lâkabımı biliyor ve deli gibi gülüyorlardı. Hoca Sedat’ı ve Selçuk’u da tahtaya çağırdı ve üçümüze meşhur tokadını attı. Resmen birer pancardık artık. Göz ucuyla Nuriye’ye baktım, hâlâ gülüyordu.

Neyse, ders zili çaldı. Nuriye gitti ben de eve gittim. Evden en güzel futbol topumu aldım, okul bahçesine gittim. Üç gol attım ve eve gelip anneme her zaman ki gibi sordum:

"Anne yemek var mı?", "Tarhana çorbası var koyam mı?", "He ana, guy!".

Biz yemekteyken şehirli kızın akrabaları olan komşumuz bize geldi. Onlara kulak misafiri oldum ve kızın nişanlı olduğunu, yakın bir zamanda evleneceğini duydum. Belli ki kız bana güven vermenin ötesinde evlenmeden önce son bir macera yaşamak istemiş ve bunun içinde beni seçmişti. Çok durmadım bu konunun üzerinde, çorbamı yedim ve odama çekildim, kasetlerimi dinledim, yazı yazdım. O anda telefonuma bir mesaj geldi. Şehirli kızdı bu:

" Nasılsın, bana verdiğin sözü tutuyor musun bakalım :) "

İçimden “Has.ktir!” deyip telefonu yatağıma fırlattım, yazımı yazmayı sürdürdüm, kızı da bir daha aramadım, sormadım. Nuriye ile de doktorun oğlu çıkmaya başladı zaten.


-parantez-

Baba Oğul Diyalogları

Babalar günü münasebetiyle, geçenler babam ile aramda gerçekleşen diyaloğu paylaşmak isterim:

 Ben: Baba işte şöyle şöyle olunca bende böyle böyle yaptım, o yüzden bu kadar çok miktarda paraya ihtiyacım oldu.

Babam:Oğlum, benim canımı sıkma, gerekirse atı arabayı satarım! Sen sayıyı söyle.

Babamın gayet güzel bir arabası var anlıyorum fakat atı nereden buldu onu anlamadım.
şaka bir yana babam alemin en bi godfather’ıdır.